prof. dr. hakan olgun

Arafat vakfesi: Mahşer'in öznel tecrübesi

05 Haz 2025
Arafat vakfesi: Mahşer'in öznel tecrübesi

Dini geleneklerde ibadet amacıyla gerçekleştirilen kutsal mekân ziyaretleri oldukça yaygındır. Hac mekânı olarak tanımlanan bu tür mekanlar kutsiyetini, zaman ve mekân açısından sınırlarının ilahi bir bildirimle tanımlanmış olması ya da bu mekânda kutsalın kendini tezahür ettirmiş olması gibi olağanüstü sayılan niteliklerinden aldığına inanılmaktadır. Bununla birlikte hac mekanlarının kutsiyeti daha çok maddi unsurlara dayanmaktadır. Nitekim belli bir dinin öncüsü sayılan bazı şahsiyetlerin bedensel kalıntıları ya da özel eşyalarının bulunduğu mekanlar kutsal sayılarak hac için ziyaret merkezleri haline getirilmiştir. Dinlerde bu tür kutsal mekanların hac ziyareti olarak inananlar tarafından bizzat gidilip görülmesi önemli bir dini gelenek olmuştur. Bu nedenle hac, bir yönüyle hac mekanına doğru yapılan uzun ve zorlu yolculuk ile hac mekanının bizzat ziyaret edilmesinden oluşan bir dindarlık tecrübesini ifade eder. Dindar insan bu tecrübeyle belirli bir inanca olan aidiyet duygusunu güçlendirmek, doğaüstü gerçeklikle mistik bir bağlantı kurmak, manevi erdem veya anlayış geliştirmek ya da günahların affedilmesi gibi belirli bir fayda elde etmek gibi amaçların peşindedir. Yahudilik veya Sih dini gibi güçlü bir hac telkininde bulunmayan dinler için bile, örneğin Kudüs’teki Ağlama Duvarı’na veya Amritsar’daki Altın Tapınak’a yapılan bir yolculuk, inananlara mensup oldukları inanç topluluklarıyla derin bir bağ kurmasına sebep olabilir. Dini gelenekler arasında bir karşılaştırma yapıldığında ise kutsal ziyaret uygulamaları Katolik Hıristiyanlık, Budizm ve İslam geleneklerinde daha belirgindir.

Haccın nesnesi olarak insan: kalıntı ziyareti

Dini geleneklerde hac ziyaretinin nihai durağı sayılan kutsal emanetler, kutsal bir kişinin fiziksel kalıntıları veya kişisel eşyaları ya da kutsal olaylarla ilişkili nesnelerdir. Bu kalıntılar genellikle ilahi olanla somut bağlantılar olarak saygı görürler ve sıklıkla hac ziyaretlerinin odağı haline gelirler. Kutsal emanetler için yapılan ziyaret, dindar insanlar tarafından genellikle azizlerin, peygamberlerin veya kutsal figürlerin bedensel kalıntılarını veya kişisel eşyalarından oluşan kutsal nesneleri ziyaret etmek için yapılan kutsal bir yolculuğu ifade eder. Bu kalıntılar kutsal kişilerin kemik, diş ya da saç gibi bedensel kalıntıları ya da bu kişiler tarafından dokunulduğuna veya onlar tarafından kullanıldığına inanılan nesnelerdir. Bu tür kutsal emanetlerin ilahi varlığı veya gücü somutlaştırdığına ve kutsala erişim sağladığına inanılır.

Budist gelenekte hac ziyaretleri neredeyse tamamen Buda’nın yaşamında önemli olan mekanların ziyareti olarak düşünülmüştür. Buda’nın doğduğu yer olan Lumbini, ilk halka açık vaazını verdiği yer olan Sarnath ve öldüğü yer olan Kusingara’nın yanı sıra Buda'nın Bodhgaya'da Bodhi ağacının altında aydınlandığı yer de önemli bir hac merkezidir. Bununla birlikte Budizm’de kutsal kalıntıların bulunduğu mabetler de hac için ziyaret mekanlarıdır. Bu gelenekte ziyaret edilen kutsal kalıntılar genellikle Buda’nın veya diğer aydınlanmış kişilerin yakılmış cesetlerinden geri kalan bedensel kalıntılarıdır. Bu kalıntılar kutsal kabul edilerek tapınaklarda saklanmış ve bu tapınaklar önemli hac mekanları haline gelmiştir. Kalıntıların saygı görmesi, Buda’nın öğretileriyle bağlantı kurmanın ve manevi ilerlemeye katkıda bulunan erdem kazanmanın bir yolu olarak görülmüştür.

Budistler için en önemli hac mekanları Buda’nın ölümünden sonra yakılan bedeninden geri kalan dişlerinin bulunduğu tapınak merkezleridir. Örneğin Sri Lanka’nın Kandy kentindeki Sri Dalada Maligawa veya Kutsal Diş Kalıntısı Tapınağı olarak da bilinen tapınağın Buda’nın yakıldığı ateşten geri kalan sol azı dişinin muhafaza edildiğine inanılan hac mekanıdır. Budist anlatısına göre Buda öldüğünde cesedi yakılmış ve bu dişi küllerin arasından çıkarılarak Kral Brahmadatta’ya verilmiştir. Kısa süre sonra kutsal emanete sahip olan kişinin ülkeyi yönetmek için ilahi hakka sahip olduğuna dair bir gelenek ortaya çıkmış ve bu diş kalıntısı için görkemli bir mabet inşa edilerek ziyaret merkezi haline getirilmiştir.

Hıristiyanlıkta özellikle İsa Mesih, annesi Meryem, havari ve azizlerin kalıntılarına derin bir saygı geleneği vardır. Bu tür kalıntıların ilahi lütfa aracılık ettiklerine inanılır. Kutsal kalıntıların ziyaret uygulamasına ise daha çok Katolik Hıristiyanlıkta rastlanır. Bu ziyaret mekanlarının en önemlisi, havari Aziz Petrus’un mezarı üzerine inşa edildiğine inanılan Vatikan’daki Aziz Petrus Bazilikası’dır. İsa Mesih'in Çilesi’nin kalıntıları olan örneğin üzerinde öldüğüne inanılan haçın parçalarını, bazı çivileri ve dikenli tacını barındıran Kutsal Haç Bazilikası da önemli hac merkezlerinden birisidir. Bu hac merkezleri arasında öne çıkan bir diğeri ise Katolik Hıristiyanların hac mekânı olarak İspanya’daki Santiago de Compostela’dır. Brezilyalı yazar Paulo Coelho, Hac başlığıyla bu hac mekanına yaptığı uzun hac yolculuğunu romanlaştırmıştır. Yolculuk Coelho'yu Güneybatı Fransa’dan İspanya’nın Galiçya bölgesindeki Santiago de Compostela Katedrali’nde bulunan havari Büyük Aziz James’in mabedine götürür. Paulo’nun Santiago de Compostela’ya hac yolculuğu için Kuzey İspanya’dan geçerken yaşadığı deneyimlerin bir hatırasıdır. Geleneksel anlatıya göre İsa Mesih’in havarisi Santiago (Aziz James) M.S. 40 civarında İspanya’ya gelerek İncil’i vaaz etmiştir. Daha sonra Yahudiye’ye geri dönmüş ve burada başı kesilerek şehit edilmiştir. Havarinin cesedi mucizevi bir şekilde dümenleri olmayan bir tekneyle İspanya’ya geri gelmiş ve bedensel kalıntıları, Avrupalı Katolik Hıristiyanların en önemli hac mekanlarından birisi olan Santiago de Compostela’da toprağa verilmiştir. Buradaki Santiago de Compostela Katedrali, Aziz James Yolu’nun yani uzun hac yolculuğunun son durağı olarak işaretlenmiştir.

Haccın öznesi olarak insan: Mahşer

İslam geleneğinde hac ibadeti söz konusu olduğunda, bu ibadetin merkezi unsuru, Katolik Hıristiyanlık ve Budizm gibi diğer dinlerin aksine, kesinlikle bir kutsal kalıntı ziyareti değildir. Hatta yaygın şekilde haccın merkezi Kâbe olarak bilinse de İslam geleneğinde haccın merkezi, dindar insanın kişisel bir tecrübesi olarak Arafat’taki vakfe halidir. Esasen ihrama girmenin ve Arafat vakfesinde bulunmanın yanında Kabe’yi ziyaret tavafı da haccın rükünlerindendir. Ancak Arefe gününde hacılar Kâbe yerine ihramları içinde Arafat ovasında toplanırlar ve Arafat vakfesi süresince Müslümanların Kabe’den de uzaklaşarak bu vakfe mekânında durmaları ve bir süre beklemeleri haccın temel şartını oluşturur. Nitekim Hz. Peygamberin ifadesiyle, “Hac, Arafat’tan ibarettir.”

Arafat vakfesi, bütün hacıların Arafat’ta toplanması nedeniyle Kâbe’den uzak kalındığı nadir anlardan biridir. Hac ibadetinde axis mundi yani kutsal merkez esasen Kabe’den daha çok Arafat’taki vakfe mekanıdır. Yaygın kanaat Müslümanlar için haccın merkezinin Kâbe olduğu yönündedir ancak hac sırasında Kâbe tavaf edilse de esasen hac ibadetinin merkezi Arafat vakfesidir. Yani Kâbe, hac ibadetinin en önemli ve güçlü unsurlarından biri olsa da bir ibadet olarak haccın tecrübe merkezi Arafat vakfesidir.

Arafat, Harem sınırlarının dışında ve Mekke’nin 25 km. güney-doğu tarafında bulunan ovanın adıdır. Arafat vakfesinin kutsal mekânı olan Arafat ovasının, sırf vakfe için kesin hatlarla çizilmiş bir sınırı vardır. Vakfe mekânı, sınırları ilahi bildirim ile Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed peygamberlere bildirilmiştir. Nitekim hadiste “Arafat’ın tamamı vakfe yeri” olduğu ifade edilmiştir. Ancak Arafat’ın kuzey-batı yönünde bulunan ve Harem bölgesi ile Arafat’taki vakfe bölgesini ayıran Urene vadisi vakfe alanının dışında tutulmuştur. Dolayısıyla üç tarafı dağlarla çevrili olan Arafat bölgesinin Urene vadisi dışındaki her yerinde vakfe yapılabilir. Nitekim Arafat ovası bütünüyle vakfenin kutsal mekânı olurken, Urene vadisi sınırında yer alan Nemîre Mescidi’nin kıble tarafından bir kısmı da vakfe yerinin dışında kalmaktadır. Bu kesin sınırlar, Arafat vakfesi için kutsal bir mekânın tespit edildiğini göstermektedir.

Arafat vakfesinin süresinin de kutsal bir zaman aralığıyla sınırlandırıldığı anlaşılmaktadır. Vakfenin zamanı, Zilhicce ayının dokuzuncu günü güneşin tepe noktasından batıya doğru evrildiği zeval vaktiyle başlayıp ertesi günü yani bayramın ilk günü tan yerinin ağarmaya başladığı “fecr-i sâdık” ile sona eren süredir. Bu süre içinde öğle ve ikindi namazları cem-i takdim ile kılındığından öğle vakti ile akşam vakti arasındaki sürenin vakfe için tahsis edildiği anlaşılmaktadır. İkindi namazının öne çekilerek geniş bir zaman aralığının tahsis edilmiş olması, Arafat vakfesinin belli bir zamana mahsus özel bir ibadet olduğunu göstermektedir. Vakfe için belirlenen kutsal zaman süresi içinde vakfe yapmamak ya da bu belli zamanın öncesi ya da sonrasındaki vakfenin bir geçerliliği yoktur.

Mekânsal sınırları ve zaman süreleri belirtilmiş olan bu kutsal mekân ve zamanda hacılar haccın bir rüknü olarak giyindikleri beyaz ihram kıyafetleriyle bütün dünyevi niteliklerinden arınmışlardır. İhram giymek, insanlar arasında eşitliği ifade ederken diğer yandan kefenlenmiş bedenler olarak ölümü simgelemektedir. Ölümle birlikte dünyaya ait bütün niteliklerinden arınmış olan kalabalık insan topluluğunun her bireyi, esasen ölüm-sonrası mahşer ortamını tecrübe etmektedirler. Nitekim İslam’da bütün ibadetler için abdest ya da niyet gibi pek çok ön şart gerekirken vakfe sırasında kutsal zaman ve mekân dairesi içinde olmanın dışında herhangi bir ön şart gerekmemiştir. Zira vakfe sırasında niyet etmemenin, uyuklamanın veya abdestsiz olmanın bir sakıncası olmadığı gibi cünüp kişinin veya âdetli ya da lohusa kadının yapacağı vakfe de geçerlidir. Buna göre hangi durumda olursa olsun, bir anlık süre içinde ve belirli sınırlar dahilinde Arafat’ta bulunmak vakfeyi yapmış olmak için yeterli sayılmıştır. Diğer ibadetlerden farklılaşan vakfenin bu istisnai durumu, her hal içindeki insanın mahşerde bulunabileceği gerçeğine işaret etmiş olmalıdır.

Arafat vakfesinin sona ermesiyle birlikte Kur’an hacılardan Meş’ar-i Haram’dan Allah’ı anarak akın akın inmelerini söyler. Arafat vakfesi sırasında ölmeden önce ölüm-sonrasının mahşer duygusunu tecrübe eden hacılar, günahlarından arınmışlık halleriyle Arafat’tan inerek Cemarât’ta şeytanı taşlamaya giderler. Mahşeri kalabalıkta yerine getirilen vakfedeki ölü-sonrasına ait tefekkür halinin hacıların bilincinde şeytana karşı bir direnç duygusu oluşturması doğaldır. Henüz ölmeden mahşerî bir duyguyu tecrübe etmek, hacılar için şeytani düşünce ve davranışlara karşı yüksek bir bilinç düzeyi oluşturmuş olmalıdır. Bir anlamda mahşer ortamını tecrübe edip buradan tekrar dünyaya geri dönme yani ölüm-sonrası için yeni bir yaşam fırsat yakalamış olma duygusuyla Meş’ar-i Haram’da Allah’ın adını yüksek sesle zikreder halde şeytanı taşlayarak onu bilinçlerinden kovmaya girişmişlerdir.

İslam geleneğindeki hac ibadeti, her bir dindar insanın Arafat vakfesinde hususen kendi iç dünyasıyla, iman ve ameliyle muhasebe yaptığı, hayatını gözden geçirdiği ve adeta bir mahşer ortamında ilahi yargıyla yüzleştiği müstesna bir tecrübeyi ifade etmektedir. Diğer dini geleneklerde kutsal sayılan kişilerin kalıntı ve hatıraları üzerinden bir bağışlanma aranırken, İslam geleneğinde mümin, bizzat Allah’ın huzurunda ve ona ittibâ ederek bir mağfiret arayışı içindedir. Diğer dinlerdeki hac tecrübesinde hacılar kutsal kalıntı sahiplerinin kutsiyetinden faydalanma anlamında bu kalıntılar karşısında bir nesne durumuna itilirken İslam’daki hac ibadeti Müslümanı kendi hesabını kendisi vermesi gereken bir özne olarak tanımlamıştır.