prof. dr. hakan olgun

İsa Peygamber İznik Konsili’nin Neresindedir?

27 Kas 2025
İsa Peygamber İznik Konsili’nin Neresindedir?

Roma Katolik Kilisesi'nin lideri Papa XIV. Leo, bugünlerde Türkiye ziyaretini gerçekleştiriyor. Bu yolculuğa esasen 325 yılında toplanan İznik Konsili'nin 1700. yılının kutlanması amacıyla çıkıldı. Ancak Katolik Kilise'nin başı olan papaların bu tür ziyaretlerine genellikle aşırı anlam ve değerler yüklenir. Halbuki Vatikan, mevcut haliyle böylesi beklentileri karşılamak bir yana, kendi içinde bir türlü çözemediği sorunlarla yüzleşmektedir. Diğer yandan, papalık ziyaretinin, inancı Hz. İsa'nın öğretilerinden kopararak Hıristiyan teolojisinin temellerini oluşturan İznik Konsili'nin tarihsel hatırasıyla ilgili olması da önemlidir. İznik Konsili'ne Papa'nın gözüyle bakıp Hıristiyanlık perspektifli bir yaklaşım yerine "İsa peygamberin İznik Konsili'nin neresinde olduğunu" sormak bizi farklı bir sonuca götürecektir.

Katolik Kilisesi için “sessizlik” oldukça önemli bir fenomeni ifade eder. 2019 yılında F. Meirelles’in yönettiği biyografik bir drama olan The Two Popes filminde, kameraya halef ve selef papalar Benedict ile Francis arasında derin bir sohbet yansır. Ancak sohbetin bir yerinden sonra birkaç dakika süren bir sessizlik hâkim olur. Bu sessizlik, konuşmama hali değil de iki papanın sözlerine adeta mikrofonun kapatılmasıdır. Görüntüde iki papa konuşmaktadır ama onların ne konuştuğunu duyamayan izleyiciye bu durum, bir “sessizlik” ile gizlenen bazı gerçekler hakkında konuştukları düşüncesini vermektedir. Bu sessizlik halinin 2002 yılında Spotlight raporlarıyla birlikte ruhban sınıfı hiyerarşisi, bekarlık kuralı ve kilise içi gizlilik anlayışıyla görmezden gelinen pedofili ve diğer cinsel suçlarla ilgisi var mıdır, duyamadık. Ama kilisenin bu tür suçların kurbanlarına yönelik “affet ve unut” telkiniyle, her ne yaşandıysa sessizlik dehlizi içinde unutulmaya terk edilme tavsiyesi bilinmektedir.

Katolik Kilisesi’nin bu tür suçlamalar karşısında "susarak görmezden gelme” politikası, bu devasa manevi kurumun güvenilirliğini her geçen azaltmaktadır. Nitekim yaşamın pek çok yönünde, örneğin politika ve ekonomi gibi alanlarında sessizlik bazen kronik sorunları çözen bir tavır olurken, bir din kurumu için sessizlik manevi acziyeti ve inanca dair hayal kırıklığını ifade etmektedir. Katolik Kilisesi’nin yüzleşmesi gereken sorunlar sadece bu tür istismar suçlamalarıyla sınırlı değil elbette. Bütün dini gelenekleri derinden tehdit eden modern çağın sekülerleşme akımı kiliseyi de etkilemektedir. Böylece kurumsal olarak büyük bir güven kaybı yaşayan kilisenin, sekülerleşmenin yıkıcı dalgaları karşısında da geri çekilmesi, papaların zaman zaman küresel düzlemde boy gösterip teolojik sembollerle dolu bir takım büyüsel sözler söyleyerek modern çağın bütün insani krizlerinin potansiyel sağaltıcısı rolünü yansıtmaya sevk eder. Yani manevi şahsına yönelik her türlü suçlama ve hayal kırıklıkları karşısında kilise zaman zaman “görünür olmaya” ihtiyaç duymaktadır.

Mesela Gazze
İki bin yıllık geçmişi olan ve bir milyardan fazla mensubu bulunan manevi bir egemenlik kurumunun, bütün insanların etkilendiği küresel sorunların çözümünde inisiyatif almasının beklenmesi pek tabî bir durumdur. Örneğin son iki yılı aşkın süredir Siyonizm’in Gazze soykırımına yönelik Vatikan’ın güçlü bir çözüm yolu sunmak bir yana kimse tarafından hatırlanan etkili bir İsrail eleştirisine dahi rastlanmamıştır. Hakkını yememek gerekir; eski Papa Francis’in tarafları teenniye çağıran birkaç cılız söylemi olmuştu. Bu tür söylemlerinde Papa biraz İsrail’e kaş çatmış, biraz Filistin’e nasihat etmiş ve nihayet iki tarafı da kutsayarak taraf olması beklenen kriz anlarında güçlünün yanında dururken, görünürde orta yolun konforunda kalmıştı.

Gazze örneğine benzer şekilde, Katolik Kilisesi’nin yakın zamandaki bir diğer sınavı ise II. Dünya Savaşı sırasında yaşanmıştı. Kilise, antisemitik bir politika izleyen Alman Nazi iktidarı karşısında güçlü bir manevi kuruma yakışır tarzda etkili bir duruşa sahip olamamıştı. 1993 yapımı Schindler'in Listesi filmi bu tutumun izlerini tanıklara dayandırarak ima etmektedir. Bu dönemde Alman Protestan kiliselerin Nazizm için teolojik meşruiyet zemini tesis etmek için birbirleriyle yarışması ise faklı bir konu.

Bu güne gelince, Katolik Kilisesi için işlerin pek de iyi gitmediği böylesi karamsar bir dönemde İznik Konsil’in 1700. yılını kutlayan ve bu kutlama için ilk ziyaretini ülkemize yaparak Türkiye’ye gelen Papa Leo’nun bu atraksiyonunun derin teolojik ve politik etkilere gebe olduğu yönünde umutsuz beklentiler söz konusudur. Hatırlanacağı üzere, 2006 yılının tam da bu günlerinde eski papalardan Benedikt de Türkiye’yi ziyaret etmiş ve bu ziyarete dair dini, sosyal ve politik bağlamda çok fazla beklenti içine girilmişti. Hatta bu ziyaretin Hıristiyanlığın bin yıllık bölünmüşlüğünü giderip Katolik ve Ortodoks kiliselerin yakınlaşması yönünde büyük bir adım olduğu düşünülmüştü. Geçen yirmi yılda bu beklentilerin hiç birisi gerçekleşmedi. Esasen Katolik Kilisesi’nin bu tür küresel vizyona katkı sağlaması bir yana, yukarıda dile getirildiği gibi, kendi kurumsal yapısı içinde çokça baş ağrıtan sorunları var. Bir yandan dünyevileşme diğer yandan kurumsal çürümüşlüğü ifade eden suçlamalara muhatap olan kilisenin herhangi bir küresel etkiye sahip olduğuna dair herhangi bir işareti kimse görmüyor. Bu ziyaret en fazla, kilisenin uzun tarihsel geçmişine vurgu yapıp böylece kilisenin etkisinden şüphe eden Katolikleri konsolide etme çabasıdır.

İşin ilginç yanı ise, kilisenin meşruiyet temeli olarak gördüğü ve hatırasını kutladığı İznik Konsili’nin de tarihsel ve teolojik açıdan oldukça tartışmalı olduğu açıktır. Hıristiyan inanç doktrininin referansı sayılan İznik Konsili’ne dair Hıristiyan tarihçeilerin yazılarından daha fazla elde pek maddi kanıt olmamakla birlikte, İznik İnanç Bildirgesi olarak bilinen kredonun bile bu konsilden sonra gerçekleşen İstanbul konsilinde son şeklini aldığı bilinmektedir. Bu konudaki tarihsel belirsizlikler, söz konusu konsilin mutlak bir teolojik sebepten değil daha çok imparatorluğun siyasi endişeleriyle başlamasıyla ilişkilidir. Nitekim konsilin yapıldığı IV. yüzyılın, Hıristiyanlar açısından bugünden daha iyi olduğu söylenemez. Hatta her Hıristiyan grubun kendi teolojik doktrinlerini savunduğu büyük bir kaos ortamı Roma coğrafyasına egemendir. İmparatorun tek derdi ise "doğru tanrıyı bulmak" değil emperyal birliğin siyasi temellerini güçlendirmektir.

Kristolojik tartışma: Arius
Erken dönem Hıristiyan çevrelerin en temel tartışma konusu, düne kadar insanlar arasında insani bedeniyle görünen İsa Mesih’in nasıl tanrısal bir mahiyete büründüğüydü. İsa Mesih’in mahiyeti anlamında kristolojik tartışmalar, yani “Baba” sayılan Tanrı ile “Oğul” sayılan İsa Mesih arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılacağı konusunda derin bölünmelere neden olmuştu. Nitekim ilk Hristiyan düşünürler, ilahi bedenleşme (enkarnasyon) ve Üçlü Birlik (teslis) gizemini nasıl ifade edecekleri konusunda büyük zorluk çekmişlerdi. İsa Mesih’in tanrısal bir bedenleşmeyle, yani tanrının ete-kemiğe bürünerek “İlahi Oğul” adıyla yeryüzüne inmesi ve Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesinin teslis adıyla teolojinin merkezine konulması bu zorluğun kaynağını oluşturmuştu.

Bu dönemde İskenderiyeli rahip Arius’un (256-336) görüşleri, takipçileri tarafından, İsa Mesih’in kurtuluştaki rolünü kabul ederken tek tanrıcılığı sürdürme sorununa bir çözüm olarak görülmüştü. Tanrı’nın İsa’nın tarihsel kişiliğinde bedenleştiğini onaylamak, ilahi hakikatin, bir anlamda tanrısal niteliğiyle “burada” ve “şimdi” mevcut olduğuna, yani hazır ve nazır olduğuna inanmaktır. Ancak pek çoklarına göre İsa Mesih’in ilahi oğul adıyla teslisin ikinci tanrısal unsuru olarak tanımlanması, Tanrı’nın birliği ilkesini zaafa uğratacaktı. Dolayısıyla bu dönemden itibaren kilise yetkililerini ve Hıristiyan teologları bekleyen görev, İsa Mesih’in tanrısallığını onaylarken aynı zamanda Tanrı’nın birliğini korumanın bir yolunu bulmaktı. İlk kilise konsilleri çağında bu soruna rasyonel bir çözüm bulmak neredeyse imkansızdı. Bir şey ya bir ya da çok olduğundan veya özdeş ya da farklı olduğundan, aynı anda ikisi birden olamazdı. Eğer İsa Tanrı olsaydı, bu durumda Tanrı bir olamazdı; en azından iki olmalıydı. Çünkü herhangi bir şey gibi Tanrı da aynı anda hem bir hem de birden fazla olamazdı. Bu teolojik sorun, Tanrı’nın birliği onun değişmezliğini gerektirdiği inancıyla daha da karmaşık hale gelmişti. Gerçekten de eğer Tanrı bir olsaydı, değişemezdi ve buna bağlı olarak, herhangi bir değişiklik Tanrı olamazdı.

İşte Arius, bu tür teolojik sorunlara cevap mahiyetinde İsa Mesih’in kişiliği ve doğası hakkında, temelleri yeni olmasa da çeşitli nedenlerle benimsenip yayılan alternatif bir anlayış geliştirmeye ve yaymaya başladı. Arius'un başlattığı tartışma, İsa Mesih’in ilahiliğinin doğası, özellikle de Baba Tanrı ile ilişkisi ve İsa Mesih’in tamamen ilahi mi yoksa yaratılmış bir varlık mı olduğu etrafında gelişmiştir. Arius’un iddialarının temelinde, "Söz" (Logos) olan İsa Mesih'in, Baba Tanrı ile aynı özden ve aynı zamanda var olmadığı inancı yatıyordu. Arius, diğer tüm yaratıklardan yüceltilmiş olsa da İsa Mesih’in, Baba Tanrı’dan ayrı ve ona tâbi, yaratılmış bir varlık olduğunu savunuyordu. Arius’a göre, Grek felsefesinin etkisiyle gelişen Hıristiyan söylemlerine göre, eğer Tanrı bilinemez ise, o zaman İsa Mesih, Baba Tanrı’nın bilinebilir olması nedeniyle Tanrı ile aynı anlamda Tanrı olamazdı. Dahası, eğer Tanrı hem bir hem de bölünemez ise, o zaman İsa açıkça hem Tanrı'dan başka hem de Tanrı'dan sonra olmalıdır; bir tür daha yüce ilahi yaratık, ancak Baba'nın ilahi doğasıyla "bir" ve "ortak" bir varlık değil. Dolayısıyla Arius’a göre İsa Mesih yaratılmış bir varlıktı ve yaratılışın ilk doğanı olsa da kesinlikle ebedi değildi.

Katolik Kilisesi tarafından sapkın olarak resmedilen Arius.

Arius’un temel argümanı şu şekilde özetlenebilir:
Oğul ebedi değildir. “Oğul’un olmadığı bir zaman olduğu” ileri sürülerek, Oğul’un bir başlangıcı olduğu ve bu nedenle, son derece yüce bir varlık olsa bile, bir yaratık olduğu ima edilmiştir.
Oğul, Baba Tanrı ile aynı değil farklı bir özden gelir. Baba Tanrı ve İlahi Oğul’un aynı ilahi özü paylaştığını savunan “aynı özden olma” doktrini reddedilmiştir.
İlahi Oğul, Baba Tanrı ile kudret ve yücelikte eşit değildir. İlahi Oğul’un tam anlamıyla Tanrı olduğu reddedilirken onun Tanrı ile dünya arasında bir aracı olduğu ileri sürülmüştür.

Böylece Ariusçuluğun temel doktrini ortaya çıkmış oldu: Arius, İsa Mesih’in bir tanrı olarak kabul edilmesini reddederek onun ilk yaratılan ve diğer yaratıklardan üstün bazı niteliklere sahip bir kişi olduğunu ileri sürmüştür. Dolayısıyla “İsa Mesih gerçekte Tanrı’nın Oğlu olarak bir tanrı değil, Tanrı ile onun yarattıkları arasında aracılık etmek üzere Tanrı tarafından yaratılıp özel ayrıcalıklarla kutsanmış bir şahsiyettir. Buna göre İsa Mesih, yaratılmış bir varlık olarak Teslis’in bir parçası değildir.” Arius’un İsa Mesih’in Baba Tanrı ile aynı değil ama benzer bir öze sahip olduğu inancı “benzer özden” (homoiousios) doktrini olarak ifade edilmiştir. Bu kavram İsa Mesih’in Tanrı tarafından meleklerden daha büyük ama Tanrı’dan daha küçük bir varlık olarak yaratıldığına inananlar tarafından kullanılmıştır. Bu doktrin, İlahi Oğul’un Baba Tanrı ile aynı ezeli ve eşit olduğunu inkâr eden Ariusçuların temel özelliği olmuştur.

Hıristiyan toplumdaki geleneksel dini çevreleri rahatsız eden bu görüşleri nedeniyle Airus, İskenderiye piskoposu Alexander tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Baba Tanrı’dan farklı bir oğul anlayışının sapkınlık olduğu, İsa Mesih'in de Oğul Tanrı olarak Baba Tanrı’nın cevherine sahip olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Arius’un öğretileri Roma İmparatorluğu coğrafyasında hızla yayılmıştır. Roma sınırları içinde sadece entelektüel ya da teolojik çevreleri değil, çarşı pazarı dahi etkileyen bir tartışma haline geldiği söylenir. Örneğin Nyssalı Gregory, teolojik tartışmanın bu dönemde çok popüler hale geldiğine dair ilginç ifadeleri vardır. Bu durum, Kilise’de büyük bir karışıklığa ve erken dönem Hıristiyanlıkta hızla büyüyen bir bölünmeye yol açmıştır. Krizin hem ciddiyeti hem de yaygınlığı, soruna artık imparatorun müdahalesini gerektirmiştir.

İmparatorluk politikası: inanç birliği
Roma İmparatorları her zaman İmparatorluğun birliğiyle ilgilenmişlerdi. Bu endişe, çeşitli İmparatorların dini uygulamaları standartlaştırarak Roma İmparatorluğu’nun birliğini güçlendirmeye çalışmasıyla kendini din politikalarında da göstermişti. Bu durum, antik Roma dininin gerilemesi ve Hıristiyanlığın imparatorluğun giderek daha fazla tercih edilen dini olarak yükselişiyle daha da belirginleşti. Nitekim 313 yılındaki dini hoşgörü ortamı sağlayan Milano Fermanı, imparatorluktaki bütün vatandaşlara din özgürlüğü tanırken, Konstantin’in politikası yavaş yavaş dini tarafsızlıktan Hıristiyanlığı destekleyen politikalara kaymaya başlamıştı. Ancak onun motivasyonu, dini olmaktan çok siyasiydi. Çünkü Konstantin, Hıristiyanlığın bütün imparatorluğun siyasi entegrasyonu için bir temel oluşturabileceğini düşünüyordu.

Konstantin, 324 yılında Doğu Roma eyaletlerini ele geçirdiğinde, Hıristiyan birliğinin gittikçe bozulduğunu ve bunun nedeninin de Arius’un fikirlerinin hızla yayılması olduğunu fark etti. Arius tartışmasının Kilise’nin birliğini ne kadar rahatsız edici ve tehlikeye attığını gören İmparator I. Konstantin, bu teolojik tartışmaya müdahale ederek Roma İmparatorluğu'nun birliğini korumak gibi çok geleneksel bir refleksi ortaya koydu. Zira bu teolojik kargaşa, kilisenin imparatorlukta sosyal uyum için bir güç olarak kullanma umutlarını engelliyordu. Konstantin'in artık niyeti, Arius’un doktrini üzerine ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve çekişmeleri sona erdirmekti. Bu sorunun çözümü için de İskenderiye’ye elçiler göndererek doğrudan müdahale etme girişiminde bulundu.

Uzlaşı arayışı ve konsil
MS. 324 yılında, Konstantin, imparatorluğun piskoposları arasında Hıristiyan kilisesi içinde İsa Mesih’in ilahi doğası konusunda çıkan anlaşmazlığa arabuluculuk etmesi için en yakın danışmanı Kordobalı Ossius’u görevlendirmişti. Ossius, çatışmanın taraflarına imparatorun düşüncelerini tüm sadeliğiyle ortaya koyan bir mektup götürmüştü:

Victor Constantius Maximus Augustus’tan İskender ve Arius’a
Tanrı’nın şahitliğiyle iki amaç beni bu görevi üstlenmeye itti. İlk endişem, bütün eyaletlerin dini tutumlarının tek bir tutarlı görüşte birleşmesi, ikincisi ise zayıflamış olan siyasi idareyi iyileştirmek ve onarmaktı. Bu amaçlar için hazırlık yaparken, ilkini aklımın gizli gözüyle düşünmeye başladım ve ikincisini askeri gücün yardımıyla düzeltmeye çalıştım. Dualarım doğrultusunda Tanrı'nın kulları arasında genel bir uyum sağlayabilirsem, kamu işlerinin gidişatının da herkesin dindar arzularına uygun bir şekilde değişeceğini biliyordum.”

Konstantin’e göre, anlaşmazlık gerçekten de vahimdi, ancak sebep "önemsizdi ve böyle bir tartışmaya değmezdi.” Ancak tartışmanın her iki tarafındakiler kesinlikle farklı düşünüyorlardı, çünkü onlar için İsa Mesih’in doğası, uğruna öldüğü herkesin kurtuluşunu etkiliyordu. Arius’a karşı çıkanlar için o, İlahi Oğul’un tam olarak Tanrı olmadığını iddia eden bir sapkındı. Arius’a göre, Baba ve Oğul’un eşit derecede ezeli ve aynı özden olduğunu ileri sürenler, cemaatlerini bir başka sapkınlığa yönlendiriyorlardı. Bu sapkınlık, tanrısallığı birlik olarak, Oğul ve Kutsal Ruh’u ise ilahiliğin farklı yönleri olarak ele alıyordu.

İki farklı görüşü savunan taraflar arasında uzlaşı arayışı başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, tüm taraflara “kelimelerle ilgili bu önemsiz ve aptalca tartışmayı” durdurmalarını emreden Konstantin, büyük çaplı bir toplantı düzenlemeye karar verdi. İmparatorun isteğiyle 325 yılında İznik’te Hıristiyanlığın ilk ekümenik konsili toplanmıştır. İmparator, gerekirse zorla da olsa barışçıl bir çözüm dayatmaya kararlıydı. Böylece konsil, başından itibaren neredeyse senato benzeri bir yasama organı havasına büründü. Konstantin’in İznik’teki toplantıyı yönetme şekli, sonraki Hıristiyan imparatorların kilise işlerine müdahil olmaları için bir model oluşturdu.

İznik'e katılan piskoposların sayısı erken kaynaklarda farklı şekillerde verilse de daha çok 318 katılımcı sayısı telaffuz edilmektedir. Ancak asıl ilginç olan, konsile Batılı Hıristiyan temsilcilerinin katılımındaki azlıktır. Konsil üyelerinin büyük çoğunluğu imparatorluğun doğu bölgesinden gelmişti; batıyı ise pek az kimse temsil etmiştir. Papa Sylvester bile katılmamış ancak Roma'dan iki rahip olan Vitus ve Vincent tarafından temsil edilmişti.

Konsil toplantıları başladığında, imparatorun teolojik danışmanı Ossius’un, Arius taraftarlarını dize getirmek için sihirli kelimenin homoousios olacağını önerdiği söylenir. Daha sonraki tartışmalarda merkezi hale gelen bu kavram “aynı özden” veya “aynı maddeden” anlamına gelmekteydi. Kavram İsa Mesih’e uygulandığında, İlahi Oğul’un Baba Tanrı ile aynı şekilde ilahi olduğunu ilan ediyordu. Kısacası, Logos olarak İsa Mesih, Baba Tanrı ile homoousios ise, gerçekten Baba Tanrı’nın yanında o da bir tanrıydı. Bu kavram, “saçma sözler ve aptalca bir tartışma” olarak gördüğü teolojik tartışmalara son verip tarafları bir araya getirme niyetinde olan Konstantin’i oldukça memnun etmişti. Hatta bu kavramı açıklayıcı yeni cümlelerin eklenmesine dahi karşı çıktığı da söylenir. Böylece bu kavram, konsilde İsa Mesih’i Baba Tanrı ile “varoluşta bir” ya da “özde bir” olduğunu ifade ederek, sorunu Arius karşıtlarının lehinde çözen bir anlamda kullanılmıştır. Aynı kavram daha sonra Kutsal Ruh için de kullanılmış ve onun da Baba ve Oğul ile “özde bir” olduğu belirtilmiştir. Böylece teslisin bütün unsurlarının ilahi niteliği tesis edilmiştir.

Ariusçular açısından bu kavram, “aynı özün” iki tarafı arasındaki ilişkinin nasıl işlediğini açıklamadan İlahi Oğul’u Baba Tanrı ile eşitleyen bir hataya yol açacaktı. Ayrıca bu kavramın kullanımıyla, her türlü maddenin ötesinde olan Tanrı’ya “öz” yani maddi bir şey atfedilmesi söz konusuydu. Ancak bu itirazları kimse duymamış ve katılanların büyük çoğunluğunun desteği ve Konstantin’in baskısıyla "aynı öz" kavramı Hıristiyan inanç bildirisinin temeli yapılmıştır. Sonuç olarak, İznik'te toplanan piskoposlar, kadim bir Hıristiyan inanç ilkesini ilan etmiş oldular.

Konsil kararı
İznik konsili, sonuç kararlarıyla Ariusçuluğa karşı çıkanlar için açık bir zaferdi ve Arius ile takipçileri mahkûm edildi. Arius’un savunduğu inancı kınayan konsil, bugün İznik İnanç Bildirgesi olarak adlandırılan inancın temelini oluşturan bir inanç beyanı yayınladı. Bu beyanda, Yunanca “aynı öz veya madde” anlamında homoousios terimi, Üçlü Birlik’te Baba ve Oğul arasındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanıldı ve böylece İsa Mesih’in tam olarak tanrı olduğu, İlahi Oğul’un Baba Tanrı ile eşit olduğu ilan edildi. İsa Mesih'in “Tanrı’dan Tanrı, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı, yaratılmamış, doğmuş, Baba ile aynı özdendir” olduğu kanaati Hıristiyan inancının temeli sayıldı. İnanç Bildirgesi artık İsa Mesih’in “yaratılmamış fakat doğmuş olduğunu, Baba Tanrı ile aynı özden olduğunu” açıkça belirtmiştir.

İznik Konsili'nin önemine rağmen, toplantının ayrıntılı bir kaydı günümüze ulaşmamıştır. Tarihçiler, sadece otantikliği tartışmalı olan bir mektup koleksiyonuna, dolaylı tanıklıklara ve daha sonraki olaylara dair anlatılara sahiptir. Esasen bu dönemi yansıtan kaynakların güvenilirliği sorunludur. Bazıları tanık olduğunu iddia etse de birçoğu daha sonraki dönemlere ait olan antik tarihçilerin anlatımları açıkça taraflı versiyonları yansıtmaktadır.

Hz. İsa’nın mesajı
İznik Konsili’nde asıl tartışılan konu, İsa Mesih’in kim olduğuydu. Bu sorunun cevabının aranması ise öncelikle Roma İmparatorluğu’nun dini bütünlüğü üzerinden siyasi birliğinin sağlanması için önemliydi. İmparator Konstantin’in İsa Mesih’in mahiyetinden çok imparatorluğunun ikbalinin peşinde olduğunun en açık delili, konsil toplantılarına bizzat katılarak teolojik çözümün sağlanması için adeta “psikolojik baskı” yapmasıdır. Bu tartışmada, katılanların çoğu Teslis temelli doktrini değil de Arius’un öğretilerini kabul etselerdi, İmparatorun bu yeni yolu tutmayacağını temin eden bir işaret yoktur.

Hıristiyan konsillerin İsa Mesih’in mahiyetine ilişkin bu tartışmalar bir yana, onun Allah’ın elçisi olduğuna iman eden Müslümanlar için Hz. İsa’nın nebevi tebliğinin ne olduğu önemlidir. Diğer bir deyişle, Hz. İsa’nın, muhatap olduğu kavmine mesajı neydi?

Bu sorunun cevabı Kur’an açısından oldukça açıktır; ancak Kur’an’ın cevabını destekleyen önemli bir Hıristiyan metni söz konusudur. En sistematik olarak Matta İncili’nin beşinci bölümünde kaydedilmiş olan Hz. İsa’nın Dağ Vaazı söyleminde, onun tebliğine ait bütün mesajlara ulaşılmaktadır. Bu metne göre Hz. İsa’nın, İznik Konsili’nde tartışılan ve kendine yakıştırılan iddialardan berî olarak, muhatap olduğu Yahudi kavmini uyaran ilahi söylemleri dile getirmiştir. Hz. İsa'nın mesajı, anahatlarıyla şöyle sıralanabilir:

a- Tevrat hukuku olarak da adlandırılan ilahi yasalara ya da haram ve helal kurallarına sıkı sıkıya bağlanmak gerekir.
b- Tevrat hukukunun şekilsel uygulaması değil bu hukuk kurallarının maksadı önemlidir. Katı ve ruhsuz bir hukuka bağlı olarak şekilsel dindarlık yerine iman, ihlas, merhamet, samimiyet, bağışlama gibi ahlaki meziyetlerin de önemi büyüktür.
c- İnsanların Tanrı’nın Krallığına davet edilmesi gerekir. Hıristiyan literatüründe yer alan Tanrı'nın Krallığı kavramı esasen "din gününün sahibi" anlamında ahirete işaret etmektedir. Bu davet, Allah'ın emir ve yasaklarına bağlanmak suretiyle ona iman etmeyi ve yaklaşan hesap gününe karşı hazırlıklı olmayı içermektedir.

Hz. İsa, İsrailoğullarına gönderilen son elçiydi. Tahrif ettikleri din anlayışını onarmak ve doğru yolu bulmak isteyenleri ıslah etmek üzere gönderilmişti. Ancak bu elçiden üç asır sonra, onun nebevi tebliğiyle hiç ilgisi olmayan düşünceleri, dinin temel teolojik doktrini haline gelmiştir. Bu doktrinlerin hakikatliği ise ne peygamberane bir murakabeye ne bir vahiy telkinine dayanıyordu. Konsilde hakikatin ilahi değeri insanoğlunun sayısal çokluğuyla meşrulaştırılıyordu. Böylece her teolojik fırka kendi hakikat iddiasını din olarak tesis etmek istedi. Vahyin ilahi otoriterliğinden yoksun kalan Hıristiyanlar, farklı hakikat iddialarıyla sürekli bölündüler.

“Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am, 159).

Kaynakça
Encyclopedia of Greece and the Hellenic Tradition, ed. G. Speake (Collegeville: Taylor & Francis, 1970).
Hakan Olgun, Tuz ve Işık: Hz. İsa’nın Dağ Vaazı (İstanbul: MilelNihal, 2025).
Henry Chadwick, The Early Church (London: Penguin, 1993).
J.N.D. Kelly, Creeds, Councils and Controversies (London: Duckworth, 1972).
James Russell, The Germanization of Early Medieval Christianity (New York: Oxford University Press, 1994).
Mark C. Taylor, After God (Chicago: The University of Chicago Press, 2009).
Richard Hanson, The Search for the Christian Doctrine of God: The Arian Controversy 318-381 AD (London: SCM Press, 1988).
Şinasi Gündüz, Hıristiyanlık (İstanbul: İsam, 2005).
The Faith of the Early Fathers, Vol. I, ed. W. A. Jurgens (Liturgical Press, 1970).
The Oxford Companion to Christian Thought, ed. A. Hastings, A. Mason, H. S. Pyper (Oxford University Press, 2000).
Warren H. Carroll, The Founding of Christendom: A History of Christendom, Vol. 1 (Front Royal: Christendom Press, 1985).